Kimbilir kaç ayrılık yaşadık, hayatımızda...
Kaç kez terkedildik... Kaç kez terkettik...
Kaç defa tükendik... Bıraktık... Oracıkta çöktük...
Kaç defa 'Son' dedik...
Kaç mutlu başlangıç kadar da kaç yıkıcı bitiş gördük...
Kaç ölüm geçti ömrümüzden...
Ve hep "Zaman'a Sığındık"...
En "Doğrucu Tesellici", "Zaman" oldu hep...
"Zamanla Unuttuk"...
"Zamanla Doğrulduk Gene"...
Ve
"Zamanla Yeniden Başladık"...
.........................................
Oniki yıllık bir beraberlikten sonra Bobi öldüğünde,
tam bir gün oturmuştum cansız bedeninin karşısında...
Kare-kare, plan-plan geçti onunla geçirdiğim
oniki yıl gözümün önünden...
Hayatımın her anına şahitti...
Vakanüvis'im idi sanki...
Dilsiz, yazısız sır küpü...
Hiç konuşmamış kimseye,
hiç anlatmamış kimseye, birşeyleri...
Kaç defa düştüğümü,
Kaç defa sendelediğimi,
Kaç defa uçurumun kenarına gelip son hamle ile geri döndüğümü,
Hep Bobi izledi-bildi ve gözleri ile paylaştı hayatımı,o oniki yıl boynuca...
Bobi, herşeyi görmüştü, yaşamıştı ve
hiç ama hiç satmamıştı, arkadan vurmamıştı beni...
Kızdığında, gücendiğinde, küstüğünde en fazla bir 'Hav',
belki bir 'Hav' daha demişti...
Kavga ettiğimizde, ipler koptuğunda da,
gene 'Hav-hav-hav', "Hav-Hav-Hav"...
diye sürdürmüştü dakikalarca tepkisini...
Bobi'yi susturmanın tek yolu vardı...
Ona bir bardak su göstermek...
Sudan nefret ederdi...
İmkanı olsa, su bile içmeyecekti...
Su benim Bobi'ye karşı kullanabileceğim tek kozumdu...
Hafta sonları işe beraber gider, 48 saat gazetede yanımda otururdu...
Bir gün idareden sorumlu Niyazi Bey geldi yanıma...
'Yanlış anlama' dedi, 'Seninle birşey paylaşmak istiyorum...'
Benden hayli büyüktü Niyazi Bey...
'Buyur ağbi, ne dersen de neden yanlış anlayayım ki' dedim...
Masam, ana çalışma alanım gazetenin üç katlı dergiler binasının en üstünde-tepede...
Orta katta Avukat Çetin Özek'in odası...
Çetin Emeç, dergilerden ayrılıp, Hürriyet'in ana binasına taşınınca,
bu alanın yeni sakini Prof. Çetin Özek olmuştu...
O yıllarda Özek mesleğinde bir dev, bir yıldız...
Çok önemli bir kişilik... Dostu çok ama kızanı da boldu...
Niyazi Bey devam ediyor...
'Bak Cumartesi öğleden sonra gazetede kimse kalmıyor...
Çalışanlar hep senin adamların, gelen ziyaretçiler de senin ve ekibinle alakalı...'
'Eeeeeeeeee... Sadede gel Niyazi Ağbi...'
'Biri gidip, Çetin Bey'in pas-pas'ına pisliyor...'
'Nasıl yani...'
'Yani kakasını yapıyor... Sıçıyor oğlum biri Çetin Bey'in pas-pas'ına'...
'Allah-Allah' diyorum, yok-mok falan...
Niyazi Bey kalkıp gidiyor...
Hadi gel de bundan sonra, kolaysa çalış...
Ne kafa kaldı, ne yazı yazacak keyif, ne redaksiyon yapacak güç, ne tashihe ayıracak dikkat...
Karşımda, yirmiye yakın insan...
Muhabir, fotoğrafçı, sayfa sekreteri ve ziyaretçiler...
Her biri ile en azından on yıllık dostluğumuz, tanışıklığımız var...
Soramam ki, diyemem ki 'Kim sıçtı lan Çetin Özek'in pas-pas'ına'...
...................................................
Yemek zamanı geliyor...
Akşam sekiz sıraları...
Bobi, kulaklarını geriye kasıyor...
Tin-tin-tin, Pempe Panter adımları ile mutfağın yolunu tutuyor...
Mutfak, bizim katta zaten...
Bobi, aşçı'larla, garson'larla, bulaşıkçılarla,
sanki askerden arkadaş... Öylesine "Şeytantüylü" ki...
Herif, kendini hemen sevdiriyor...
Arttan yemeklerin tümü Bobi'ye...
Herif, herif dediğime bakmayın Bobi aslında kız...
Hem de ne kız, öldüğü güne kadar da bakire...
Huysuz... Gönlü-gönlüne, boyu-boyuna uyacak birini bulup,
damat niyetine getiremiyor bir türlü...
On dakka geçiyor "Bobi yok"...
Onbeş dakka geçiyor gene yok...
Yirmi dakka gene yok...
"Kalk Deniz" diyorum, "Git bi-bak, ne oluyor"...
Mutfağa gidiyorum, Bobi orada değil...
Çalışan çocuklara soruyorum,biri diyor ki, "Ağbi aşağıya gitti..."
Bobi'nin aşağıda işi ne...
Aşağıda Kelebek, Hafta-Sonu, Elele, TV'de7 hazırlanıyor,
pikaj-montaj -muhasebe...
"Birden şimşek çakıyor,
"Eyvah" diyorum, koşuyorum...
Kulakları aşağıda, kocaman gözleri,
simsiyah bir Sokak Labrador'u Bobi...
Kırıta-kırıta geliyor...
Karnı tok... Bu arada bağırsak tahliyesini de yapmış anlaşılan...
Beni görünce "Zıng" acil nokta duruşu...
"Ne yaptın lan"...
Bobi'nin başı aşağıda...
Uzatmıyorum, Niyazi Bey'e dahiliden hemen telefon...
"Ağbi böyle-böyle-böyle-böyle"...
Niyazi Bey rahatlıyor...
Sanıyoruz ki, birileri gelip Çetin Özek'in kapısına işaret bırakıyor...
"Kapına sıçtık, aklını başına senin de ağzına ........"
Prof.Çetin Özek'e tehdit işareti değil, mesele...
Niyazi Bey artık mutlu...
"Geliyorum, o yavrumun burnundan öpmeye geliyorum,
oooooooooh be, şimdi oldu, rahat bir nefes aldım..."
...............................
Hayatımın freninin yokuş aşağı patladığı gündü...
Çok sıcak bir Ağustos zamanı...
80'lerin sonu...
Su alacak param bile yok...
Durumu kimseye söyleyecek halim de yok...
Anlatsam da inanmazlar... İnansalar da "Tef'e Koyarlar"...
Serin bir yere gidelim, ortalıkta fazla dolaşmayalım,
renk-açık vermeyelim, dedim...
Kalktım, Bobi ile Yıldız Parkı'na gittik...
Her taraf kupkuru... Her ikimizin dili dışarda...
Su, yarım lira bile olsa, olmayınca kuruş, Cumhuriyet Altını...
Bobi, havuzu görünce "Cumburlooooooop" içine...
Hani sudan korkuyordu, hani bir bardak su, silahımdı...
Bobi, bir yandan hem köpek kulaçları atıyor,
hem de bir yandan havuzun suyundan içiyordu...
Bobi orayı pek sevdi...
Sokağa çıktığımzda çeke-çeke beni hep o havuzun kenarına götürdü...
Bobi ölünce, onu bu havuzunun kenarına gömdüm...
.......................................
Bobi'yi unutmadım ama,
acısı için, bıraktığı boşluk için "Zaman"a sığındım...
Bobi benimle birlikte, on yılı aşkın bir dönemi,
inişlerim ile, çıkışlarımla ortak yaşadı...
Birlikte Caddebostanı'nda sandal kiralayıp denize girdik,
Kadıköy'de meyhaneye gittik,masada karşı karşıya oturduk akşamcılar gibi,
Büyükada'da Dil Burnu'nda yüzdük,hemen her akşam Rumeli Caddesi'nibir gidiş- bir geliş boydan boya yürüdük,
Halk Otobüsüne bile bindik...
En büyük numarası havaya attığım topları yakalamaktı...
Bobi'nin koruduğu kaleye hiç gol atamadım...
Bobi ölmüştü, ama gözü açık gitmemişti...
Hayatı dolu-dolu geçmişti, zincirsiz, kafessiz, horlanmadan...
........................................
Oysa 16 Ekim, 2009 Cuma sabahı,
İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde
görevli veterinerlerin Hasdal'da öldürdüğü
55 yavru, hayatta hiç ama hiçbirşey yaşamamışlardı...
Ne anne sıcaklığı, ne şevkati, ne doğru-düzgün bir yemek,
ne sevgi dolu bir okşanma...
Canını dişine takan anneleri gibi, bir Sultan İnan,
yemek bulmak için İstanbul'da dört dönen bir Özün Kanbay,
güneşten, yağmurdan, soğuktan korunmalarını sağlamak için,
kocaman ev gibi dev kulübeler yapan BGD ekibi, Roy Manukyan, Meltem Acet'in ilgileri...
Hepsi bu...
Adamakıllı, köpekliklerini gösterecek kalın bir "Hav" bile diyememişlerdi,
zavallıcıklar...
Diyeceksiniz ki büyüselerdi,
"Kanlı Kara Cuma" katliamına kurban gitmeselerdi ne olacaktı...
Ne olacaktı...
Bugünlerde yedi aylık olacaklardı...
Alt bahceden üst tarafa alınacaklar,malum biçimde kısırlaştırılacaklar ve malum biçimde 5199 numaralı,
"Tavşana Kaç Tazıya Tut" yasası gereği,herşey kitabına uydurularak,
"Doğal Ortamları"na bırakılacaklardı...
Hangi doğal ortamlarına...
Yani doğaya, yani İstanbul çevresindeki ormanlara...
Ve çoğunu sırtında Kennelkoah, Distemper ve daha neler...
Ve çoğaldıklarında bir sabah onları,
ya vurulmuş, ya zehirlenmiş bulacaktık...
Onun için,
12 yıllık hayat arkadaşım Bobi'nin acısını ve yokluğunu,
"Zaman"a havale ederken,
"Kanlı Kara Cuma Katliamı"nın 150 Gün Dönümü'de,
maalesef "Zaman" derdime derman olamıyor..
Ve gene, bildik sözleri tekrarlıyorum...
"Unutmadık... Unutmayacak...Unutturmayacağız..."
Ve...
"Gün Ola, Harman Ola...
Elbet Birgün Buluşacağız"...
Deniz İZGİ

yazar Cennet KARADAĞ, Mart 31, 2010




Twitter
Myspace
Digg
Del.icio.us
Reddit
Yahoo
Newsvine
Googlize this
Facebook