Reklam

Konuk Yazarlar

 

Warning: imagejpeg() [function.imagejpeg]: Unable to open '/home/haytap/public_html/images/resized/images/stories/insanlar/ilhan-selcuk2_460_345.jpg' for writing: No such file or directory in /home/haytap/public_html/modules/mod_janews/helper.php on line 127

İlhan Selçuk - Çomar

İlhan Selçuk - Çomar

Bir haftalık dinlence için İstanbul'dan ayrıldım..

Nereye gidecektim?. Gökova Körfezi'nin Akyaka beldesinde Yücelen Oteli'nin giriş basamaklarından ikincisine adımımı atarken Çomar'ı gördüm...

Son Güncelleme ( Pazartesi, 21 Haziran 2010 17:41 )

 

Warning: imagejpeg() [function.imagejpeg]: Unable to open '/home/haytap/public_html/images/resized/images/stories/hayvanlar/kopekler/kopekler_topluu_300_230.jpg' for writing: No such file or directory in /home/haytap/public_html/modules/mod_janews/helper.php on line 127

Gücümüz Ancak Sokak Köpeklerine Yetiyor - Prf.Dr.Orhan Kural

Gücümüz Ancak Sokak Köpeklerine Yetiyor - Prf.Dr.Orhan Kural

Köpeklerin İstanbul’a Türklerle birlikte gelmiş olduğu sanılıyor. Çünkü Bizans döneminde kedilerin hakimiyeti varmış. XIX. yüzyıl sonuna kadar köpekler İstanbul’un yaşayan simgeleri olarak kabul ediliyor...

Sokak köpekleri hep gündemdedir. Daima onlardan hiç hoşlanmayan kesim vardır. Arada bir "kuduz" dedikoduları yayarlar ki, kuduz aşısı ithal edenler iyi para kazansınlar ve insanlar o zavallı köpeklerden daha fazla korkup, her fırsatta onları taşlayıp, sopalarla dövsünler, böylece onları yok etmek için bir fırsat doğsun. Futbolculara her maç için 22000 Amerikan Doları ödeyebilen ülkemiz bu hayvancıklara "atık yemek" bulacak parayı esirger. Oysa sadece fabrika ve hastanelerden artan yiyecekler onlara yeter.

Sokak köpeklerinin hiçbiri kaldırıma pislemez, mutlaka bir ağaç, çalı dibi bulurlar ve sonradan kendi pisliklerini örterler. Ama insanlar tükürdüklerinde veya arabasını çekip bir duvar dibine atığını veya sigara izmaritini bırakınca aynı şeyi yapmıyorlar mı ?

Ümit Sinan Topçuoğlu, sokak köpeklerinin tarihini kaleme almaya karar vermiş. "İstanbul 1987'de sayılı kışlarından birini yaşıyordu. Kar şehir içinde bile bir metreyi aşmıştı. Okullar, işyerleri kapanmıştı. İnsanlar evlerden dışarı çıkamıyorlardı. Kızıltoprak'ta üç katlı apartmanın küçük bahçesinde sevimli bir sokak köpeği kış misafiri olmuştu. Apartmandakiler artan yemeklerini onunla paylaştı. Bembeyaz bir kâbus "kara kış" sokak köpeğinin üzerinden vukuatsız geçti. Bahar geldiğinde kış misafiri, apartmanın kadrolu konuğu olmuştu. Aldığı yemek bedeli bu anlaşmanın iki yanı olduğunu gösteriyordu. Bir gün küçük apartmanın küçük bahçesi gümleyen tüfek sesiyle birlikte kana bulandı. Belediye itlaf ekipleri "şikâyet üzerine, gerekeni yapmışlar." Apartmanın kış misafirini öldürmüşlerdi. Köpeğin apartmandaki en yakın arkadaşı yedi yaşındaki Nazlı Hilal, pencerenin önünde donup kalmıştı. O yaşında bir cinayete tanık oluyordu. Baba Ümit Sinan Topçuoğlu vurulan köpeğin sahipsizliği ile birlikte şimdiye kadar sokaklarda yaşayan binlerce sokak köpeğini düşündü."

Köpeklerin İstanbul'a Türklerle birlikte gelmiş olduğu sanılıyor. Çünkü Bizans döneminde kedilerin hâkimiyeti varmış. XIX. yüzyıl sonuna kadar köpekler İstanbul'un yaşayan simgeleri olarak kabul ediliyor. Eski İstanbul kartpostallarındaki köpeklerin sayısının fazlalığı bu gerçeğin bir kanıtı olarak kabul ediliyor. Bakın daha sonrasını gene “Ümit Sinan” bize nasıl aktarıyor !

İstanbul'da köpeklerlerin başı ilk kez bir İngiliz turist yüzünden belaya giriyor. Galata'da gece yarısı bastonuyla köpeklerden korunmak isteyen yabancı, köpeklerin hücumuna uğruyor. Kaçarken yüksek bir duvardan düşüp ölüyor. Majestelerinin hükümeti Osmanlı'ya ültimatom veriyor. Sultan II. Mahmut da kararını açıklıyor. ‘Sokak köpekleri tez elden toplana, teknelere konula ve Hayırsız Ada'ya bırakıla...’ Operasyon başlıyor. Halk ‘köpekleri bırakın’ diye haykırıyor. Yeniçeri Ocağı'nı dağıtan II. Mahmut kararını geri alıyor.

İkinci büyük köpek toplama harekâtı Sultan Abdülaziz devrinde yaşanıyor. Köpekler toplanıyor, teknelere konulup Hayırsız Ada'ya bırakılıyor. Bu operasyonla eşzamanlı olarak 1865 Eylül’ünde büyük İstanbul yangınlarından biri başlamasın mı? Beyazıt'tan Gedikpaşa'ya evler konaklar kömür oluyor. Halk anında bu felaketin gerekçesini buluyor. Köpekleri toplattınız Allah da cezanızı verdi! Köpekler olsaydı, yangını mutlaka önceden haber verirlerdi. Tekneler yeniden Hayırsız Ada'ya gidiyor, köpekleri yükleyip İstanbul'a geri getiriyor.

Talat Paşa'nın Dahiliye Nazırı olarak görev yaptığı, 1910'da İstanbul'un tarihindeki en büyük köpek itlaf kampanyası başlatılıyor. Köpek toplama ekipleri özel kerpetenlerle hayvanları neresinden yakalarlarsa orasından tutuyorlar. Yine özel köpek toplama arabaları aracılığı ile Tophane'ye getiriyorlar. Oradan da Hayırsız Ada'ya sürgün ediliyorlar. Bu sefer kesin gidiş yapılıyor. Bir daha geri dönmüyorlar." Ancak İstanbul daha sonra şiddetli bir deprem ile uyanır. Taksim'de yürürken bir takım karamsar düşünceler içinde idim. Yol boyunca kaldırımlardaki masalarda oturan, konuşan gülen insanlarla ortak bir yanım olmadığını, yaşadığım dünyaya yabancılaştığımı düşündüm...

Yol boyunca duyduğum sohbet cümlecikleri, abartılmış olduğunu düşündüğüm kahkahalar anlamsız geldi bana bu doku ile paylaşacak bir şeyim, duygum, düşüncem olmadığını sandım. Sonra... Kaldırım kenarında duran bir küçük kız gülümsedi bana bir beyaz köpek yumuşacık patileri ile dokundu, eteklerime süründü. Tanıdığım bir dünyaya, yörüngeme döndüm birden. Kedileri, kafeleri, neşeli çocukları ile Cihangir'deyim. İçimde bulutlar dağıldı, güneş açtı, ben köpeği okşarken küçük kız da onunla sandviçini paylaştı.

Ünlü yazar Mark Twain İstanbul’da sokak köpeklerini görünce şöyle bir not düşer. "Hayatımda hiç bu kadar mahzun bakışlı ve kalbi kırık sokak köpekleri görmedim." O yıllarda köpekleri seven halk sürgün köpeklere her gün sandalla yiyecek götürüyor. Ancak her geçen gün modern yaşamda bu zavallı hayvanlara uygulanan vahşet artıyor. İstanbul Belediye Başkanı sevgiden ve merhametten yoksun Cemil Topuzlu anılarında "30 bin köpek öldürttüğünü" iftiharla anlatıyor. "AIDS Allah’ın eşcinsellere verdiği cezadır" diyebilen Bedrettin Dalan 1987 yılında Milliyet gazetesine verdiği ilanla "25 adet komple köpek itlaf aracı satın alacağını açıkladı." Nasıl olsa köpeklerin sendikası yok, oy potansiyeli yok ve bizler onlardan akıllıyız. Gücünüz ancak onlara geçiyor değil mi? Ama unutmayın ki tarih boyunca ne zaman İstanbul yönetimi köpekleri toptan itlaf ettiyse bu kentin başına büyük bir felaket gelmiştir.

Prof. Dr. Orhan KURAL kural@itu.edu.tr

 

 

 

Haberi Okumak İçin Tıkla...


Warning: mkdir() [function.mkdir]: Permission denied in /home/haytap/public_html/modules/mod_janews/helper.php on line 108

Bir Kentin Hayvanları Neden Hep Toplanır ?

Bir Kentin Hayvanları Neden Hep Toplanır ?

5199 sayili Hayvanlari Koruma Kanununa gore, ozellikle sokakta yasayan sahipsiz hayvanlar icin amac;uremeyi kontrol altina almak,asi ve tedavilerini yapmak,hasta ve yaslilari barindirmak,digerlerinin de bulunduklari ortamda saglikli ve refah bir yasam surmelerini saglamaktir.

Kanunda yer alan hukumler uygulanabilseydi bu kadar zaman icinde yurdun her yerinde sokak hayvani nufusu kontrol altina alinmis olurdu.
Hemen hemen butun kentlerimizde ve bir cok ilcede barinaklar ve bakimevleri kurulmus,hatta bunlarin bir kismi trilyonluk tesisler halinde yapilmis olmasina ragmen,bugun sokak hayvanlarinin sorunlari artarak devam etmektedir.Barinaklarda ya da Bakim merkezlerinde binlerce hayvan icler acisi bir durumda yasamaya calismaktaler.Sokaklarda,ormanlarda,copluklerde ac,susuz yasam savasi vermekteler.Oysa belediyeler her yil binlerle ifade edilen kisirlastirma yaptiklarini,kisirlastirma,asilama ve barinakata yasayanlarin bakimlari icin,mama,ilac v.s giderleri icin trilyonlar harcadiklarini ifade etmekteler.


Ama buna ragmen ulkemizin dort bir yaninda sokak hayvanlari ile ilgili sorunlar cig gibi buyumekte.Her gun binlerce kopek en ilkel yontemlerle toplanir,anne-yavru kopek ayrimi yapilmaz,bunlarin buyuk kismi copluklere,ormanlik alanlara atilir,bir kismi bakim merkezlerine goturulur,ameliyatlari yapilanlar yine baska ilcelerin tenha arka sokaklarina birakilir.Bu yuzden sokaklarda dikisleri patlamis,enfeksiyon kapmis,kor,topal,yarali bircok hayvan gormek,dogum yapan kupeli hayvan gormek,annesi oldurulmus yavrular gormek artik siradanlasmis bir durumdur.

Kisaca bu kadar zaman icinde,harcanan bu kadar paraya ragmen ne hayvanlarin uremesi kontrol altina alinmis ne de onlarin saglikli, ve turlerine uygun yasama haklari icin bir ortam yaratilabilmistir.Oyleyse cok acikki bu amaca ulasilmak istenmiyor.Cunku hayvan nufusu kontrol altina alinirsa bu konuyla ilgili belediyelere is yapabn firmalar kazanclarina kazanc katamayacak.10 hayvani kisirlastirip 100 hayvan kisirlastirdigini soyleyen, 10 kilo mama alip 100 kilo mama aldigini soyleyen, 10 adet ilac alip 100 adet ilac aldigini soyleyen belediyelerin taseron firmalari ve bunlarla isbirligi yapan bazi belediye mensuplari tatli kazanclarini kaybedecek.

Şu anda hicbir belediye soakak hayvanlarinin yasamlarini kolaylastirmak icin kopekleri toplamiyor,sadece ve sadece sokaklari cop olarak gordukleri kopeklerden temizlemek icin topluyor...Boylece topla-ormana at-sehre inenleri tekrar topla- kisir dongusu surup gidiyor ve bir cok firma nefret ettikleri hayvanlar uzerinden tatli paralar kazanmaya devam ediyor....

Belediyelerin Bakim Merkezlerine neden STK lari sokmadigini ,diger calismalari neden stk lardan gizli yaptiklarini simdi daha iyi anlayabiliyoruz..

Ve en önemlisi :

Bir kentin hayvanları toplanıyorsa o zamana kadar bu konuda çalışan tüm dernekler , hayvanseverler bütün enerjilerini hayvan hakları savunuculuğu için ya da  halkla ilişkiler , eğitim çalışmaları , bilgilendirme , üniversiteler , barolar , siyasi partiler , şirketler ile görüşmeler  için değil , sadece ve sadece hayvan besleme güdülerini tatmin etmek için yapmışlardır.

Barınaklara gidip sadece hayvanların altını temizlemek , onlara mama vermek değildir hayvan sevmek. Böyle olduğu takdirde devlet de sizi bağış yapsın ama hapishaneye döndürülmüş barınaklara kontrollü girsin , kendisini eleştirmesin diye bakar. Çünkü uzun vadeli çalışmalar yapmak yorucudur , ama hayvanın kursağından yemek geçirmek daha kolaydır.

O zaman da karşısında ciddi bir örgüt görmeyen belediye  isterse size hayvan besletir , isterse toplatır , isterse kısırlaştırıp sonra tekrar  zehirletir. Yani hayvan beslemeniz bile onun iznine bağlıdır. Yani siz istiyorsunuz diye mahallenizde ya da barınağınızda hayvan besledğinizi sanıyorsanız yanılıyorsunuz demektir. Takdir yetkisini belediye başkanın o günkü , o yılki ruh haline göre kullanırsınız. O izin verdiği için sokaklarınızda hayvan vardır ya da yoktur.

Hayvan beslemeyi bile ancak belediye size izin verdiği kadarıyla  yaparsanız. Kimse kendisini kandırmasın.

Herkes şapkasını önüne koysun ve resmi artık genelinden görmeye başlasın. Hayvanların yaşamasının belediye başkanlarının ideolojik yaklaşımları ile , partilerinin adı ile alakasının olmadığının farkına varsın. Onları dize getirmenin masaya oturmanın yolunun ancak ve ancak ciddi ulusal bir örgütlenme ile ve halkı yanınıza alarak yapacağınız çalışmalar ile mümkün olacağını  bilsin.

Yoksa internet başına geçip yetiş bilmem ne hanım diye ağlak sulak yazılar yazmakla , belediyelere hakaret etmekle , güzün abla sayfalarına yazı yazmaktan öte olmadığını , günü kurtarmak olduğunu , hayvan haklarında birşeylerin çözülmediğinin herkesin görmesi lazım

HAYTAP




Son Güncelleme ( Perşembe, 13 Mayıs 2010 15:01 )


Warning: imagejpeg() [function.imagejpeg]: Unable to open '/home/haytap/public_html/images/resized/images/stories/hayvanlar/kopekler/dog_alone2_800_531.jpg' for writing: No such file or directory in /home/haytap/public_html/modules/mod_janews/helper.php on line 127

"Kanlı Kara Cuma Katliamı"

Kimbilir kaç ayrılık yaşadık, hayatımızda...
Kaç kez terkedildik... Kaç kez terkettik...
Kaç defa tükendik... Bıraktık... Oracıkta çöktük...
Kaç defa 'Son' dedik...
Kaç mutlu başlangıç kadar da kaç yıkıcı bitiş gördük...
Kaç ölüm geçti ömrümüzden...
Ve hep "Zaman'a Sığındık"...

En "Doğrucu Tesellici", "Zaman" oldu hep...
"Zamanla Unuttuk"...
"Zamanla Doğrulduk Gene"...
Ve
"Zamanla Yeniden Başladık"...
.........................................
Oniki yıllık bir beraberlikten sonra Bobi öldüğünde,
tam bir gün oturmuştum cansız bedeninin karşısında...
Kare-kare, plan-plan geçti onunla geçirdiğim
oniki yıl gözümün önünden...

Hayatımın her anına şahitti...
Vakanüvis'im idi sanki...
Dilsiz, yazısız sır küpü...
Hiç konuşmamış kimseye,

hiç anlatmamış kimseye, birşeyleri...
Kaç defa düştüğümü,
Kaç defa sendelediğimi,
Kaç defa uçurumun kenarına gelip son hamle ile geri döndüğümü,
Hep Bobi izledi-bildi ve gözleri ile paylaştı hayatımı,o oniki yıl boynuca...

Bobi, herşeyi görmüştü, yaşamıştı ve
hiç ama hiç satmamıştı, arkadan vurmamıştı beni...

Kızdığında, gücendiğinde, küstüğünde en fazla bir 'Hav',
belki bir 'Hav' daha demişti...
Kavga ettiğimizde, ipler koptuğunda da,
gene 'Hav-hav-hav', "Hav-Hav-Hav"...
diye sürdürmüştü dakikalarca tepkisini...

Bobi'yi susturmanın tek yolu vardı...
Ona bir bardak su göstermek...
Sudan nefret ederdi...
İmkanı olsa, su bile içmeyecekti...
Su benim Bobi'ye karşı kullanabileceğim tek kozumdu...

Hafta sonları işe beraber gider, 48 saat gazetede yanımda otururdu...
Bir gün idareden sorumlu Niyazi Bey geldi yanıma...
'Yanlış anlama' dedi, 'Seninle birşey paylaşmak istiyorum...'
Benden hayli büyüktü Niyazi Bey...

'Buyur ağbi, ne dersen de neden yanlış anlayayım ki' dedim...
Masam, ana çalışma alanım gazetenin üç katlı dergiler binasının en üstünde-tepede...
Orta katta Avukat Çetin Özek'in odası...

Çetin Emeç, dergilerden ayrılıp, Hürriyet'in ana binasına taşınınca,
bu alanın yeni sakini Prof. Çetin Özek olmuştu...
O yıllarda Özek mesleğinde bir dev, bir yıldız...
Çok önemli bir kişilik... Dostu çok ama kızanı da boldu...

Niyazi Bey devam ediyor...

'Bak Cumartesi öğleden sonra gazetede kimse kalmıyor...
Çalışanlar hep senin adamların, gelen ziyaretçiler de senin ve ekibinle alakalı...'

'Eeeeeeeeee... Sadede gel Niyazi Ağbi...'
'Biri gidip, Çetin Bey'in pas-pas'ına pisliyor...'

'Nasıl yani...'

'Yani kakasını yapıyor... Sıçıyor oğlum biri Çetin Bey'in pas-pas'ına'...
'Allah-Allah' diyorum, yok-mok falan...

Niyazi Bey kalkıp gidiyor...
Hadi gel de bundan sonra, kolaysa çalış...
Ne kafa kaldı, ne yazı yazacak keyif, ne redaksiyon yapacak güç, ne tashihe ayıracak dikkat...
Karşımda, yirmiye yakın insan...

Muhabir, fotoğrafçı, sayfa sekreteri ve ziyaretçiler...
Her biri ile en azından on yıllık dostluğumuz, tanışıklığımız var...
Soramam ki, diyemem ki 'Kim sıçtı lan Çetin Özek'in pas-pas'ına'...
...................................................
Yemek zamanı geliyor...
Akşam sekiz sıraları...
Bobi, kulaklarını geriye kasıyor...
Tin-tin-tin, Pempe Panter adımları ile mutfağın yolunu tutuyor...
Mutfak, bizim katta zaten...

Bobi, aşçı'larla, garson'larla, bulaşıkçılarla,
sanki askerden arkadaş... Öylesine "Şeytantüylü" ki...
Herif, kendini hemen sevdiriyor...
Arttan yemeklerin tümü Bobi'ye...

Herif, herif dediğime bakmayın Bobi aslında kız...
Hem de ne kız, öldüğü güne kadar da bakire...
Huysuz... Gönlü-gönlüne, boyu-boyuna uyacak birini bulup,
damat niyetine getiremiyor bir türlü...
On dakka geçiyor "Bobi yok"...

Onbeş dakka geçiyor gene yok...
Yirmi dakka gene yok...
"Kalk Deniz" diyorum, "Git bi-bak, ne oluyor"...
Mutfağa gidiyorum, Bobi orada değil...
Çalışan çocuklara soruyorum,biri diyor ki, "Ağbi aşağıya gitti..."

Bobi'nin aşağıda işi ne...
Aşağıda Kelebek, Hafta-Sonu, Elele, TV'de7 hazırlanıyor,
pikaj-montaj -muhasebe...

"Birden şimşek çakıyor,
"Eyvah" diyorum, koşuyorum...
Kulakları aşağıda, kocaman gözleri,
simsiyah bir Sokak Labrador'u Bobi...
Kırıta-kırıta geliyor...

Karnı tok... Bu arada bağırsak tahliyesini de yapmış anlaşılan...
Beni görünce "Zıng" acil nokta duruşu...
"Ne yaptın lan"...
Bobi'nin başı aşağıda...
Uzatmıyorum, Niyazi Bey'e dahiliden hemen telefon...
"Ağbi böyle-böyle-böyle-böyle"...
Niyazi Bey rahatlıyor...
Sanıyoruz ki, birileri gelip Çetin Özek'in kapısına işaret bırakıyor...

"Kapına sıçtık, aklını başına senin de ağzına ........"
Prof.Çetin Özek'e tehdit işareti değil, mesele...
Niyazi Bey artık mutlu...
"Geliyorum, o yavrumun burnundan öpmeye geliyorum,

oooooooooh be, şimdi oldu, rahat bir nefes aldım..."
...............................
Hayatımın freninin yokuş aşağı patladığı gündü...
Çok sıcak bir Ağustos zamanı...
80'lerin sonu...

Su alacak param bile yok...
Durumu kimseye söyleyecek halim de yok...
Anlatsam da inanmazlar... İnansalar da "Tef'e Koyarlar"...
Serin bir yere gidelim, ortalıkta fazla dolaşmayalım,
renk-açık vermeyelim, dedim...

Kalktım, Bobi ile Yıldız Parkı'na gittik...
Her taraf kupkuru... Her ikimizin dili dışarda...
Su, yarım lira bile olsa, olmayınca kuruş, Cumhuriyet Altını...
Bobi, havuzu görünce "Cumburlooooooop" içine...

Hani sudan korkuyordu, hani bir bardak su, silahımdı...
Bobi, bir yandan hem köpek kulaçları atıyor,
hem de bir yandan havuzun suyundan içiyordu...
Bobi orayı pek sevdi...

Sokağa çıktığımzda çeke-çeke beni hep o havuzun kenarına götürdü...

Bobi ölünce, onu bu havuzunun kenarına gömdüm...
.......................................
Bobi'yi unutmadım ama,
acısı için, bıraktığı boşluk için  "Zaman"a sığındım...
Bobi benimle birlikte, on yılı aşkın bir dönemi,
inişlerim ile, çıkışlarımla ortak yaşadı...

Birlikte Caddebostanı'nda sandal kiralayıp denize girdik,
Kadıköy'de meyhaneye gittik,masada karşı karşıya oturduk akşamcılar gibi,
Büyükada'da Dil Burnu'nda yüzdük,hemen her akşam Rumeli Caddesi'nibir gidiş- bir geliş boydan boya yürüdük,

Halk Otobüsüne bile bindik...
En büyük numarası havaya attığım topları yakalamaktı...
Bobi'nin koruduğu kaleye hiç gol atamadım...
Bobi ölmüştü, ama gözü açık gitmemişti...
Hayatı dolu-dolu geçmişti, zincirsiz, kafessiz, horlanmadan...

........................................
Oysa 16 Ekim, 2009 Cuma sabahı,
İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde
görevli veterinerlerin Hasdal'da öldürdüğü
55 yavru, hayatta hiç ama hiçbirşey yaşamamışlardı...
Ne anne sıcaklığı, ne şevkati, ne doğru-düzgün bir yemek,
ne sevgi dolu bir okşanma...

Canını dişine takan anneleri gibi, bir Sultan İnan,
yemek bulmak için İstanbul'da dört dönen bir Özün Kanbay,
güneşten, yağmurdan, soğuktan korunmalarını sağlamak için,
kocaman ev gibi dev kulübeler yapan BGD ekibi, Roy Manukyan, Meltem Acet'in ilgileri...
Hepsi bu...

Adamakıllı, köpekliklerini gösterecek kalın bir "Hav" bile diyememişlerdi,
zavallıcıklar...

Diyeceksiniz ki büyüselerdi,
"Kanlı Kara Cuma" katliamına kurban gitmeselerdi ne olacaktı...
Ne olacaktı...

Bugünlerde yedi aylık olacaklardı...
Alt bahceden üst tarafa alınacaklar,malum biçimde kısırlaştırılacaklar ve malum biçimde 5199 numaralı,
"Tavşana Kaç Tazıya Tut" yasası gereği,herşey kitabına uydurularak,

"Doğal Ortamları"na bırakılacaklardı...
Hangi doğal ortamlarına...
Yani doğaya, yani İstanbul çevresindeki ormanlara...
Ve çoğunu sırtında Kennelkoah, Distemper ve daha neler...
Ve çoğaldıklarında bir sabah onları,
ya vurulmuş, ya zehirlenmiş bulacaktık...

Onun için,
12 yıllık hayat arkadaşım Bobi'nin acısını ve yokluğunu,
"Zaman"a havale ederken,

"Kanlı Kara Cuma Katliamı"nın 150 Gün Dönümü'de,
maalesef "Zaman" derdime derman olamıyor..
Ve gene, bildik sözleri tekrarlıyorum...

"Unutmadık... Unutmayacak...Unutturmayacağız..."
Ve...
"Gün Ola, Harman Ola...
Elbet Birgün Buluşacağız"...

Deniz İZGİ

Son Güncelleme ( Perşembe, 25 Mart 2010 23:29 )


Warning: mkdir() [function.mkdir]: Permission denied in /home/haytap/public_html/modules/mod_janews/helper.php on line 108

Kavga Ettikleriniz Yol Alırken , Siz Yerinizde Sayarsınız

Kavga Ettikleriniz Yol Alırken , Siz Yerinizde Sayarsınız

Kavga ederek ‘Var Olabilirsiniz’…
Ama, kavga ettikleriniz ‘Yol Alırken’, siz yerinizde sayarsınız…
Kavga ettikleriniz sizden uzaklaştıkça,
siz giderek yalnızlığınızla boğuşur hale gelirsiniz…
Ve başka bir ‘Var Olma’ seçeneği üzerinde yoğunlaşamadığınız için de,
çaresiz, yakın çevrenize odaklanır, havadaki bir toz zerreciğinden bile huylanıp,
zifiri karanlıkta kör atışlarla, ömrünüzü karavanalarda heba edersiniz…

Acı, ama başka bir çareniz de yok…
Sevgi nerede bilmiyorsunuz…
Ona nasıl ulaşılır haberiniz yok…
Onu tanımıyorsunuz…
Çok yakınınıza gelse bile bir tesadüf, algılayamıyor ve kucaklayamıyorsunuz…

Siz kimsiniz… Bu yazıya hanginiz tepki verirse, işte o sizsiniz…
Siz ‘Çirkef Kaltaklar Adi Ortaklığının’ bir paydaşısınız…

Uğursuzsunuz…
Toprağa dökülen mazot gibi, bulunduğuz her yeri kurutursunuz…
Kısırsınız…Üretemezsiniz…
Gülemezsiniz ancak sırıtırsınız…
Ve en fenası gammazsınız…
İspiyoncunuz…
Fitnecisiniz…
Dedikoducusunuz…
Ve azmettiricisiniz…
Kolay satılır, kolay alınırsınız…

Fırıldak gibisiniz…
Ayağınız başka yerde, kafanız başka yerdesiniz…
Kaygan zeminde yaşar, kaşla göz arasında,
yer değiştirir, saf değiştirir, laf değiştirirsiniz…

Siz kimsiniz… Bu yazıya hanginiz tepki verirse, işte o sizsiniz…
Siz ‘Çirkef Kaltaklar Adi Ortaklığının’ bir paydaşısınız…

Oysa ne demiştik…
‘Sevgi Mecburiyettir…
Çünkü insanlar bir sevgi ilişkisi sonucu gelen birleşmenin ardından doğarlar…
Ve dokuz aylık hamileliğin peşinde doğan bebek bir sevgi armağanıdır…
Ancak, beşik kertmesi, görücü usulü, yaz aşkı, bir şişe şarap,
bunalım, tecavüz ya da akçeli bir beraberliğin sonucunda oluşan,
hamileliğin ardından doğanlar ‘Sevmekten Muaftır’ doğal olarak…
Ne var ki onlar da yaşamları sırasında ‘Sevmeyi Öğrenmekle Mükelleftirler’…




Önünüzde daha yaşanacak yıllarınız var…
Sırtınızda bir nefret küfesi ile daha ne kadar gidebilir, daha ne kadar yol alabilirsiniz…
Hadi gelin, kendinize bir şans tanıyın, hayatınıza bir armağan verin…





‘Yıkalım… Kıralım… Dökelim…İhbar edelim… Bozalım… Dağıtalım’la
inanın ki, sizi kimse çökertemese de yalnızlığınız çıkmaz sokağınız, intiharınız oluverir de,
ne olup bittiğini, iş işten geçtikten sonra anlarsınız…



……………………………………………………………………………..
Bir teyzem vardı… Yirmi yıl kadar önce rahmetli oldu…
Evlendiğinde onsekizinde idi… Kocası 60’ın da üstünde…
Arada 40 yıl…
Yolda da, yatakta da zordur bu 40 yıl…
Hali vakti yerinde idi..
Çok erken yaşta dul kaldı…
Kuşlara yem verir, kedileri-köpekleri besler,
sessizce pek çok insana yardım ederdi…
Yalnız, varlıklı, genç ve güzel bir dul olmanın savunma refleksi ile olacak,
bunca iyiliğine rağmen, dışavurumunda hep bir olumsuzluk sergiledi…
Hep aksi davrandı, hep huysuzluk yaptı…
Lakabı ‘Eyvah Fırtına Geliyor’ idi…
90’lı yaşlarında, evine ziyarete gittiğimde bütün ışıkları yakar,
sofraya mumlar diker, akla-hayale gelmeyen peynirleri bulur-getirir,
şaraplar açar, ona aldığım çiçekleri bir vazoya sığdırmaz bütün eve yayardı…
Gene böyle bir akşam yemeğinde, bana baktı-baktı-baktı, gözleri doldu ve
dudakları titreyerek konuşmaya başladı…
Sesi çok kısık ve sözleri sanki koca bir hayatın Z raporuydu…
‘Oğlum evlen… Çok çocuk yap… Dostlarını kırma-gücendirme…
Yaşlandığın zaman yanında hep birileri olsun… Yalnızlık çok ama çok kötü bir şey’…
…………………………………………………………………………………………….
Bizim,
68’li Hippie’lerin o meşhur sözünü pek severim…
Hayatımın Anayasası’nın en önemli maddelerinden biridir…
‘Today is the first day to the rest of your life’…
Meali şöyle….
‘Bugün, hayatınızın geriye kalan bölümünün ilk günüdür’…
……………………………………………………………………………………………..
Artık karlar eriyor, buzlar su olup toprağa karışıyor…
Güneş suları ısıtıyor, ilkbahar geliyor…
Ağaçlarlar tomurcuklanıyor, kelebeklerin uçmaya başlamasına az kaldı…
Göçmen kuşlar yuvalarına dönme hazırlığında…
Günler uzuyor, daha çok aydınlık olacak, gelecekte zaman…
Peki siz ne yapacaksınız…
Elinizde dikenli bir kaktüsle,
daha ne kadar karanlıkta yaşamaya devam mı edeceksiniz,
ruhunu, kalbinizi, beyninizi daha ne kadar o karanlıklarda hapsedeceksiniz…

Gelin doğa yeniden yenilenirken,
siz de bu fırsat treninin son vagonuna ayakta bile olsa bir yere ilişin…
Biz unutkan insanlarız…
Bakın görün, bir zaman sonra yaptıklarınızı kimse “Hatırlamayacak”…
“Hatırlamak İstemeyecek”…
Okumuşsunuzdur belki, “Hafıza savunma refleksi ile kötü anıları siler” diye…
Emin olun bu “Yarına Yolculuk”ta,
mutlaka biri kalkıp size oturacak, bir koltuk bile verecektir…
……………………………………

Ambulans sekiz aydan beri yollarda…
Ambulans 1.000’i devirdi, hızla 2.000’e gidiyor…
Dile kolay 1.000 muhtaç canlıya koşmuş,
Yetişmiş, almış hastaneye götürmüş…
Yerde kıvranan, yarı baygın, komada, can çekişen,
yüzlerce kediyi, köpeği, kuşu tekrar hayata döndürmüş…
Ambulans, hem ülkem için ama dünyada da bir mucize…
Ambulans bir “İlkörnek”… Ambulans bir fenomen…
Ve İstanbul, “Avrupa Kültür Başkenti” olmaktan çok,
“İstanbul… Hayvan Ambulans”lı Bir Kent Olmakla Övünmeli Artık, diye
her zamanda-her yerde-her düzeyde-dileyen herkesle tartışabileceğim
kırılamaz-bükülemez bir savım var……
Ambulans,
Ayasofya’dan da, Kızkulesi’nden de, Surlar’dan ve Kültür Başkenti’den de
daha fazla, daha çok Gurur Nedeni İstanbul’un …
…………………………………………………………………
“Oooooooooo, bakın Ayasofya’mız var…”
------- “Hadi lan onu sen mi yaptın Kuşkonmaz…”
“Oooooooooo, bakın Kız Kule’miz var…”
------- “Yürü git lan onu sen mi diktin Davlumbaz…”
“Oooooooooo, bak şehrimizde muhteşem surlarımız var bizim…”
------- “Aman o konuyu hiç açma, hiç ama hiç ama Hokkabaz…”
“Ooooooooooo, bak İstanbul Kültür Başkenti…”
-------- “Biliyom, biliyom onbinlerce köpeği katletmenden biliyom Madrabaz…”
………………………………………………………………….
Ambulans bizim…
Ambulans hepimizin…
Zira, Ambulans’ı “Bizim Aile’nin Çocukları… Kızları Yaptı”…
Eskiden, lise yıllarında hatıra defterlerimize yazardık birbirimizin…
“Sevgili Deniz…
Hayatın Dikenli Yollarında Sana Başarılar Dilerim…
İmza Pınar”…
Ambulans çok ama hakikaten çok-çok-çok dikenli yollardan geçti…
Veeeeeeeeeeeee…
Ambulans bu şehrin “Umut Veren Güleryüzü” oldu…

Düşünün bir kere, hayal kuralım birlikte…
Bir yerdesiniz… Bir sahilde… Bir mum ışığı yanında…
Önünüzde iki kadeh kırmızı şarap ve çok güzel bir çift dişi mavi/yeşil/ela/kahve göz…
Kararınız “Etkilemek”…
Ne anlatırsınız…
Ne kadar iyi bir koşucu olduğunuzu mu…
Otomobilinizi ne kadar hızlı kullandığınızı mı…
Aslında Robert Redford’tan daha yakışıklı olduğunuzu
ama bugün biraz erken kalktığınızdan kötü göründüğünüzü mü…
Herkesin size hayran olduğunu mu,
ama gene de sizin bu çift dişi mavi/yeşil/ela/kahve gözün sahibini tercih ettiğinizi mi…
Vazgeçin bunlardan, gelin “58 Yıllık Tecrübe Konuşuyor”…
Ambulans’ı anlatın…
Arkasında duran o muhteşem küçük çekirdek grubu anlatın…
“Bir küçük hayalden, dünya çapında bir devi nasıl meydana getirdiklerini” söyleyin…
Ambulansın gerdek gecesini, konseri anlatın…
Hastane fikrini anlatın…
Hastane olmayınca, ambulansa dönüşümü anlatın…
“Olmadı pilav, çevir lapa’yı” da sıkıştırıverin araya, “Domuzluk Olsun” diye…
Biraz gerilim olsun, ritm biraz hızlansın, adrenalin yükselsin, diye…
Doksan dakka dolmadan, gol atacaksınız…
“Sağaçıktan girdiniz…
Hoooop plase… Olmadı… Soliç’e düştü top…
Ceza sahasına üç metre kala…Yok şut atma, rakibe çarpar korner, olur…
Top ayağında… Uzuuuuuuuuuuun bir driplink ve riski göze alıp çak bir rövaşata…
Goooooooool… Goooooooooooool… Goooooooooooooool…”
Evet, gol ya… Goooooooooooooool…
…………………………………………………………………………..
Başbakan’ın yerinde olsam çantama Ambulans’ın bir tanıtım dosyasını koyarım…
“Türk Lokumu”nu, “Anadolu Kaplanları”nı,
“Dinler Arası Hoşgörü”yü artık herkes biliyor…
Doğrusunu isterseniz fazla ilgi de çekmiyor… Kabak tadı…
Dünya bunca boğuşmanın bıkkınlığında, çaresizliğinde…
Gerçekleşmesi imkansız bir hayal, bir ütopya olsa da,
“Sevgi Medeniyeti”ni özlüyor…
Bu da, Ambulans’ta, Ambulans-Fikri’nde,
Ambulans’ın hızla “2.000 Acil Hasta”ya el verme çabasında,
fazlası ile bulunuyor…
……………………………………………………………………………
Geçenlerde Nimet Hanım aradı… Telefonumu bulmuş bir yerden…
Köpekleri uyuz olmuş… “Yardım edebilir misiniz”… dedi…
Çok çekingendi… “Bazı yerleri aradım, ama arabamız yok,
bağışta bulunmanız gerek” gibi şeyler söylediler, diye sürdürdü…
“Hay-hay en kısa-yakın zamanda sizdeyiz” dedim…
Bir veteriner arkadaşımla çıktık yola… Levent’ten Kilyos’a giderken,
küçük bir Pit-Stop yaptık Derbent’te… “Ivomec”, “Neguvon” vesaire…
“Etkinliğin Maliyeti” cepten gitti…
“Ne yapalım” dedik,
“Bu akşam rakı paramız Ivomec/Neguvon olmuş olsun… Yarın içeriz”…
Oysa iyi bir şey yapmıştık… Bunu kutlamalıydık…
İyi bir şey yaptığımız için de kendimizi takdir etmeli ve teşekkür etmeliydik…
Nasıl mı… Tabii ki, “Yaş üzümden yapılmış Yemyeşil Bir İzmir Rakısı” ile…
Yanında Hellim Peyniri… Ve sonra da fıstıklı helva…
Nimet Hanım sıkça aradı o günden sonra… Hala arıyor…
Kontörü yok çoğu zaman… “1”e basıyorum, konuşuyoruz…
Sarı’yı anlatıyor, Cesur’u anlatıyor, Şeker’i anlatıyor,
Azman’ı anlatıyor, Kara’yı anlatıyor, Mutlu’yu anlatıyor…
Tüyleri çıktı, çok güzel oldular’ı söylüyor ve habire-habire-habire,
teşekkür ediyor… Kaç yüz defa, kaç bin defa belki…
Nimet Hanım artık platoniğimiz… Aramasını artık bekler olduk…
O duygulu sesi ve teşekkürler’i, bize mutluluk-moral-itici güç oluyor…
Ve “Yeşil İzmir”e dadanmak için muazzam bir bahane-fırsat oluyor…
……………………………………………………………….
 
Nimet Hanım “Rütbesiz Hayvansever”…
Derneği yok… Gönüllü kartı yok… İnterneti yok…
Klikleri-klanları-grupları yok…
Bu olup biten acaip itiş-kakıştan hiç ama hiç haberi yok…
Ama “Teşekkür Edecek” terbiyesi-görgüsü-zerafeti var…
…………………………………………………………………
Laf-lafı açtı, nereden nerelere geldik…
Kendi adıma, Ambulans’ı yollara sürenlere, 1000 canlıya, canla-başla koştukları için,
onlara yeniden yaşama fırsatı verdikleri için, Teşekkür Etmek istedim…
Hepsi buydu… Başka hiç ama hiçbir niyetim yoktu, samimiyetle…
Ama “Biz Böyleyiz İşte”…
Makinenin başına geçince, ne yazılması gerekiyorsa,
neye inanıyorsak onu vururuz “F” tipi klavyeye…
Biz “Q” klavye bilmeyiz… Eski modeliz…
Eski modellerin omurgaları vardır…
Eski model otomobillerin şaşelerinin, olduğu gibi…
Eğilmezler, bükülmezler… Ağır giderler, ama hep giderler…
“Trişkadan Dostluklar” yerine bazen “Doğruluğun Tek Başına”lığını seçerler…
Ama hiç yalnız kalmazlar…
………………………………………………………………………
Dedim ya,
Kavga ederek ‘Var Olabilirsiniz’…
Ama, kavga ettikleriniz ‘Yol Alırken’, siz yerinizde sayarsınız…
Ambulans 1000’i geride bırakıp, 2000 canlıya yardım etmek için,
maratonuna devam ederken, en kestirme yolu seçip,
Nimet Hanım’dan ilham alınız…
“Ambulans-Fikrini ortaya koyanlara, projeyi hayata geçirenlere,
elini taşın altına koyup parmaklarını ezdirenlere, hatta hayatlarını ezdirenlere,
gönüllü gençlere, Pazar günlerini, tatillerini böylesine yüce bir amaç için kullananlara
teşekkür ediniz”…
Ambulans bundan kar eder mi bilmiyorum…
Ama siz bundan karlı hem de pek çok karlı olursunuz…
İnsanlığa geri dönersiniz…
……………………………………………………………………..
Şimdi “Bizim Ailenin Çocukları” uzun yazıların tümüne bakmadan,
acemi savcılar gibi iki satırı alıp, onu evirip-çevirip uçsuz-bucaksız,
başı-kuyruğu kaçık muhabbetlere başlayabilirler…
“Deniz İzgi Ambulans-Fan Clup” kurdu diye, “Taş Atabilirler”…
Hayır… Hayır… Hayır…
Ambulans’ın Türkiye’deki “1 Numaralı Muhalif”i benim…
“Muhalif’im ama Düşman Değilim”…
Bakın ne diyorum…
“Yolda ölüm döşeğinde olsam… Ambulans oracıkta olsa, gene ona binmem…
Burnumu tutar, nefesimi keser, orada nalları diker, gene o ambulans’a binmem”…
Üstünde, onbinlerce köpeğe eziyet eden, onları en kötü şartlarda yakalayan, en kötü şartlarda ameliyat eden, ıslak fayanslarda tutsak eden, bilmedikleri ormanlara atan,
vicdansızca öldüren İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin amblemini taşıyan bir ambulansa, siz benim yerimde olsanız biner miydiniz…
Üzerinde 153 telefonu olan bir cankurtarana biner miydiniz.,.
Ben binmem…
Yarın ipler gerildiğinde, ipler koptuğunda ne olacak…
Saf İstanbul’lular “153”ü aramaya devam ettiğinde karşılarına Taylan çıkmayacak…
Karşılarına 55 yavruyu öldüren zihniyet, Pitbull’ları imha eden yasa uygulayıcıları,
Ve ameliyatlı köpeklere turşulu kuru fasulyesuyu yedirenler çıkacak…
Aylar önce İBB Hasdal’da 55 yavru sudan sebeplerle vicdansızca katledilirken,
Ambulans paradoksal bir biçimde aynı merkeze köpek getiriyor-götürüyordu…
…………………………………………………..
Ambulans, “Türkiye’deki Hayvan Korumacılık Tarihi”nde bir Mucize’dir…
Ben olsam, çok gürültülü bir biçimde o amblemi oradan atar,
153 yerine 444 0 … gibi bir numara satın alır ve asla ne Fatih Belediye Hastanesine,
ne de İBB Hasdal’a giderdim…
Ambulans, Türkiye’deki genç beyinlerin, her duyarlı insanın gurur duyduğu,
“Sivil İyilik Girişimi”dir…
Bu sivilliğin gölgelenmemesi gerekir, diye düşünüyorum…
Bu iş bir araba yıkamacısında, dakkada çözülür…
“Evet, Ben Ambulans’ın Fan-Clup”süyüm… Ama Muhalif bir Fan-Clup’çüsüyüm…

Deniz İZGİ

 

Son Güncelleme ( Cuma, 26 Şubat 2010 20:35 )

Sayfa 1 > 23